Edebiyat Şehri - Bölüm 1

작년

image.png

Edebiyat şehri oyununu keşfettikten sonra hayatım değişmiş, varlığımı kararsız hale getiren boşlukları nasıl dolduracağıma karar vermiştim. Mükemmel tasarlanmış bir oyundu, mucize gibiydi.

Oyunun tadını doyasıyla çıkarabilmek için işten ayrılmış, kendimi Taksim Gümüşsuyu’ndaki evimde gönüllü bir sürgünlüğe mahkûm etmiştim. Asıl niyetim edebiyat şehrinde bir bölgeye ismimi verebilmek; yolları, ağaçları, binaları ve insanlarıyla özgün bir mahalle oluşturabilmekti. Bunun için uzunca bir zamana ihtiyacım olduğunu biliyordum. Öncelikle kentin bütün bölgelerini doyasıya dolaşmak; sokaklarda, bahçelerde, ev içlerinde yaşanan maceralardan payıma düşeni almak istiyordum.

Kredi kartımın limitini sonuna kadar kullanarak aldığım sanal gerçeklik koltuğuna oturdum ve başlığı taktım. Daha önce çok kez ziyaret ettiğim halde kendimi Kafka’nın eserlerinden esinlenerek oluşturulmuş bölgeye girmekten alamadım. Yüksek kuleler, gotik katedraller ve labirentvari sokaklarla bezeli bu bölgede hava sisli ve yağmurluydu. Titrek gece lambalarının güçlükle aydınlattığı sokaklarda siyah redingotlu ince uzun adamlar, fettan yüz ifadeli kadınlar dolaşıyordu. Derme çatma evlerin bacalarından püsküren kurumlar yağmur damlalarına karışıyor, dar sokakların kasvetini koyulaştırıyordu.

Devlet dairesi olduğunu düşündüğüm cephesi kararmış taş binanın kapısına yaklaştım. Kapıda tıknaz, ceketli ve kasketli bir adam beni durdurdu ve “bu saatte ziyaretçi kabul etmiyoruz” dedi. Kafka’nın kahramanlarından biri olsam binanın kapıcısıyla anlamsız uzun bir sohbete dalar, onu ikna etmek için değerli vaktimi çarçur ederdim. Bunu yapmak yerine kapıcıyı sertçe ittim ve yüksek kapının açık kanadından geçerek içeriye girdim. Eğer peşimden gelseydi ağzının ortasına bir yumruk çakmaya hazırdım. Bunu sezdiğinden olsa gerek, kibirli bir tavırla üstünü başını düzeltmekle yetindi.

Yüksek tavanlı giriş holünde ilerleyip sol taraftaki helezon biçimli merdivenleri tırmanmaya başladım. Merdivenler beni memurların bulunduğu kata çıkardı çıkarmasına ama kata geçebileceğim bir kapı olmadığı için yukarı çıkmış olmam işe yaramadı. Çaresiz yeniden zemin katına indim ve bu kez sağ taraftaki merdivenlere yöneldim. Aşınmış mermer basamakların ilk grubunu tırmanınca cüceler için yapılmışa benzeyen açık bir kapı gördüm. Kapıya yaklaştım ve eğilerek içeriye baktım. Kapının hemen arkasında ufak tefek bir kadın tahta beşiğinde çaputlara sarılmış bebeğini sallıyordu. Odanın dip kısmında ise ikiz olduğunu tahmin ettiğim iki adam birbirlerinin beden hareketlerini taklit ederek sohbet ediyordu.

Orada fazla oyalanmadan ikinci grup merdivenleri de tırmanıp üst kata ulaştım. Şimdi karşımda çoğu boş olan çok sayıda masa vardı. Masaların ikisinde başlarını daktilolarının üzerine dayayarak uyuyakalmış memurlar vardı. Uyanık olan tek memurun bulunduğu masaya doğru ilerledim. Memurun elleri daktilonun üzerindeydi, ne yazacağını düşünüyor gibiydi. Ceketinin dirseklerine sardığı deri parçaları ve kararmış gömlek yenleriyle pespaye bir görüntüsü vardı. Devlet dairelerinde adet olduğu üzere kafasını kaldırıp bana bakmadı. Masanın önündeki tek sandalyeye oturup “Sizce Şato neyi temsil ediyordu?” diye sordum. “Şato ulaşılamayandır” diye cevap verdi.

“Beni sakın Gregor Samsa’yla karıştırmayın. Joseph K. ile de. Böyle yuvarlak yanıtlara pabuç bırakmam.”

“Kafka’nın ulaşamadığı yer neresi olabilir sizce?” diye sordu.

‘Burada soruları ben sorarım’ demek yerine “Yayınevleri elbette” diye cevap verdim.

“Yayınevlerini Godot’yu bekler gibi beklersiniz” dedi memur. Sonra sanki ben orada değilmişim gibi ayağa kalkıp arkasını döndü. Sırtındaki eprimiş ceketin altına çizgili bir pijama giymişti. Arkada taraftaki dolaplara doğru ilerlerken peşinden gittim. Kapağını açtığı ilk dolabın içine külle karışık kar yağıyordu. Kapağı kapadı ve diğerini açtı. Açtığı ikinci kapak yüksekliği yarım metreyi bile bulmayan bir boşluğa açılıyordu. Ellerini boşluğun bel hizasındaki zeminine koydu ve sıçrayarak içeriye girdi. Odanın içinde emekleyerek ilerledi ve başını sakınarak yere serilmiş şiltenin üzerine uzandı. Köşedeki yamalı örtüyü başına kadar çekmesini benimle artık muhatap olmak istememesine yordum. Demek ki ayrılık vakti gelmişti.

Bir sonraki durağımın hangi yazarın semti olacağını belirlemeye çalışıyordum. Hepsi birbirinden cazip çok sayıda yazarı eledikten sonra Orhan Pamuk ile Oğuz Atay arasında kararsız kaldım. Her ikisini de aynı ölçüde sevdiğim halde eserlerinde mekân tasvirlerini daha fazla kullanan Orhan Pamuk ağır bastı. Orhan Pamuk’un bölgesine girmek üzere önümdeki sanal klavyeye dokunduğum anda kapı çalındı. Sıkıntıyla kalkıp pencereden aşağıya baktım. Aşağıda takım elbiseli iki adam kapının açılmasını bekliyordu. Belli ki yanlış adrese gelmişlerdi, onlara açıklama yaparak değerli vaktimi harcamak niyetinde değildim; kapı zilini sessize alıp yeniden sanal gerçeklik koltuğuma oturdum.

Orhan Pamuk bölgesinin giriş kapısı yetmişli yılların Nişantaşı’nda bulunuyordu. Bulunduğum caddede dükkanlar kapalı, ortalık sakindi; saat gece yarısını geçmiş olmalıydı. Sokaktan tek bir araba bile geçmiyor, birkaç sokak öteden köpek çetelerinin kendi aralarında yaptığı kavganın sesi geliyordu. İyice kulak kesilince hırlamalar ve havlamalar arasında darbe alan köpeklerin uğunmaları da duydum.

Uzaklardan bir bozacının “boaoazaa” nidası geldi ve hiç sevmediğim halde canım boza çekti. Islak ve karanlık caddede ağır adımlarla ilerledim. Solumdaki boş dükkân vitrininde ihtiyar bir adam çıplak bir vitrin mankenini kucağına yatırmış, elindeki fırçayla ona bıyık ve sakal çiziyordu. Kendisine baktığımı hissedince başını kaldırıp gözlerini üzerime dikti. Bakışları öylesine tutkuluydu ki oradan hemen uzaklaşmazsam dizlerinin üzerine bu kez beni yatıracağından ve saçlarımı sıfıra vuracağından korktum. Sık adımlarla ilerleyip Alaaddin’in Dükkanı’nı geride bıraktım ve bir taksiye el edip durdurdum. Taksi şoförünün uzamış sakalları ve yorgun gözlerinde bir tuhaflık vardı. Taksinin arka koltuğuna oturup alacakaranlık içinde ilerledikten sonra tuhaflığın ne olduğunu idrak ettim. Taksici yirmi sene sonra dönüşeceğim insandı. Saçlarım beyazlasa, yüzüm kırışsa ve biraz kilo alsam aynen onun gibi olurdum.

“Birbirimize ne kadar çok benzediğimizi fark ettiniz mi?”

“Nerede gidiyoruz?”

“Tarihi yarımadaya. Benzerliğimiz tuhaf değil mi?”

“İnsan insana benzer. Hepimiz Âdem babanın soyundanız” dedi taksici. Benzerliğimizin onda aynı heyecanı yaratmadığı anlaşılıyordu.

Görsel Kaynağı: https://unsplash.com/photos/1fpyA_z2woY

Authors get paid when people like you upvote their post.
If you enjoyed what you read here, create your account today and start earning FREE STEEM!
STEEMKR.COM IS SPONSORED BY
ADVERTISEMENT
Sort Order:  trending

bu oyun sayesinde sevdiğim kitapları, yazarları ve mekanlarına dair bir şeyler bulmak güzeldi :)

“Birbirimize ne kadar çok benzediğimizi fark ettiniz mi?”

daha yeni izlediğim Enemy filminden bir sahneye benzettim, güzeldi :)


Bu yazı Curation Collective Discord Sunucusunda küratörlere önerilmiş ve manuel inceleme sonrasında @c-squared topluluk hesabından oy ve resteem almıştır. @c-squared hesabı topluluk witness'ı olarak faaliyet göstermektedir. Projemizi desteklemek isterseniz bize buradan witness oyunuzu verebilirsiniz.
This post was shared in the #turkish-curation channel in the Curation Collective Discord community for curators, and upvoted and resteemed by the @c-squared community account after manual review.
@c-squared runs a community witness. Please consider using one of your witness votes on us here